![]()
![]()
1o Kasım’daki Meclis oturumundan beri Türkiye, Onur Öymen’i ve Dersim isyanını konuştu, hali hazırda konuşmaya da devam ediyor. Ben de olan biteni üzüntü ve hayretle izliyordum hali hazırda da izlemeye devam ediyordum ki, bugün okuduğum bir haber üzerine aklımla vicdanım olağanüstü toplantı yaptı. İşte bu akıl-vicdan zirvesinin ardından, yazma gereği duydum.
Onur Öymen’in sözleri meğer ne malzemeymiş, ki, millet hazine bulmuş gibi atlayıverdi hemen üstüne. Herkes istediği gibi anladı ve nasibini almaya çalıştı. Yalnız, isteyenin istediği gibi pişirdiği bu yemeğin kokusundan doğrusu benim de midem bulandı. CHP’ ye hırsı olanların kelle istemesinden tutun da, yeni parti kuranların pay alma yarışlarına kadar, iktidarın konuyla ilgili saçmalamasından tutun da, partiden istifa etmek için bahane arayanlara kadar. Herkes iyi bir av yakalamıştı ve fırsatı kaçırmak istemiyordu.
Öymen’in sözlerinin amacı belliyken, fırsatı kaçırmak istemeyenlerden birinin de Mustafa Sarıgül olduğunu görünce; Öymen’e yapılan acımasız saldırılara vicdanım daha fazla sessiz kalamadı. Eski bir CHP’li olarak mevcut CHP yönetimine vicdanımda yer vermesem de, kişi ya da kurum ne olursa olsun vicdanımda her zaman haklıya yer veririm. Bu sebeple Deniz Baykal’ın olaya yaklaşımını ve Öymen’i haklı sahiplenişinden duyduğum memnuniyeti de belirtmeliyim.
Öymen’i gönülden desteklemiştim ancak yazı konusu yapmayı açıkçası düşünmemiştim. Ta ki, Sarıgül’ün Öymen için “Haddini bilmez, sözünü bilmez” yorumunu okuyana kadar. Haberi okuduğum o dakikada bir Sarıgül geçti gözlerimin önünden bir de Öymen. Bir yanda haksızlığa uğrayan, kişiliği, kimliği, üslubuyla örnek bir siyasetçi Onur Öymen, diğer yanda şaibeler yumağı Mustafa Sarıgül. “Dinime küfreden Müslüman olsa bari” sözünü hatırlayan vicdanımın “yaz kızım” emrini ikiletemezdim hâl böyle olunca. Akıl süzgecinden geçirdiklerimi vicdanım da onaylayınca aşağıdaki yazıdan başka türlüsü çıkmadı, çıkamazdı.
Siyasi hareketlerine bakıldığında, siyasi etikten ne kadar yoksun olduğu rahatlıkla anlaşılan birinin, “had” üzerine ahkâm kesmesi büyük bir cüretin göstergesi olmakla birlikte, yaydığı tehlike sinyallerini de dikkate almayı gerektiriyor. Bakalım ve dikkat edip etmeyeceğimize karar verelim.
“Haddini bilmez, sözünü bilmez.” ??? Öyle mi?
SHP’den CHP’ye, CHP’den DSP’ye, DSP’den YTP’ ye, YTP’ den geri CHP’ye, CHP’ den yine DSP’ye geçen ve son olarak da TDH’ yi başlatan; Sarıgül yerine Onur Öymen,
Sosyal demokrat partilerin hangisi o dönemde güçlü gibiyse, tasını tarağını topladığı gibi oraya konuşlanan ve yarışlarına oralarda devam eden de Onur Öymen,
CHP’de genel başkan adayıyken Beyaz Saray’ın davetine giden ve "İcazet demeyelim de bir işaret mi acaba?" yorumunu yapan da Onur Öymen,
Beyaz Saray’da “ana muhalefet lideri gibi karşılandım” diyen de Onur Öymen,
“SHP’yi Aleviler ve Kürtler ele geçirdi.” sözleriyle Erdal İnönü’ye ateş püsküren ekibin başındaki Ali Topuz’u "Hokus Pokus işte Ali Topuz" sözleriyle öne çıkaran da Onur Öymen,
Gürcistan’daki Amerikancı darbenin lideri Saakaşvili’ye “Yılın Demokrasi Adamı” ödülünü veren de Onur Öymen,
1 Mart Tezkeresi’nin meclisten geçişini engelleyen CHP’ den, intikam almak isteyen Amerika’nın adına çıkış yapan da Onur Öymen,
Arkasında Soros’un olduğu Açık Toplum Enstitüsü'nün çalışma merkezlerinden biri olan Bilgi Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde olan ve üniversiteye bağlı çeşitli vakıflarda adı görünen de Onur Öymen,
Özel bir üniversite olan Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet gösterdiği yaklaşık 8 dönüm arazi ve içindeki binaları komik bir paraya kiraya veren de Onur Öymen,
Üniversite’nin izinsiz yapılan binalarına mahkeme tarafından verilen yıkım kararını uygulamayan da Onur Öymen,
Bugünlere geldiğimizde, bir ilçenin belediye başkanı sıfatından başka hiçbir özelliği olmamasına rağmen parti kurmak isteyen de Onur Öymen,
Kaynağı belli olmayan trilyonları harcayarak, başlattığı hareketi duyurmak için yurdun dört bir yanını gezen de Onur Öymen,
Fettullah’la bağlantıları olan da Onur Öymen,
Gezileri esnasında Kürt açılımına verdiği desteği açıkça dile getiren de Onur Öymen,
Kürt ve Ermeni açılımına kafa tutan Deniz Baykal’ın yerine, Amerika tarafından hazırlanan da Onur Öymen,
E bu kadar omurgasızlığa ve haddini bilmeze de, omurgalı ve haddini bilen birinin dur demesi gerekir. Hem yavuz hem hırsız olan Sarıgül bu haddi bildirmeyecek de kim bildirecek Allah aşkınıza.
25.11.2009
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
1924’te doğdu 3 Y. Ne hükümetler, ne cumhurbaşkanları, ne hakimler, ne savcılar, ne milletvekilleri gördü. Hayatı onlardan ibaretti çünkü. Sancılı dönemlerden geçti elbette, acılar da yaşadı, gelişmeye de çalıştı. O dönemlerde bile Y’ lerin hiçbiri diğerine üstünlük taslamaya kalkmadı. Hiçbiri bir diğerini bugünlerde olduğu gibi baskılamadı. Çünkü üçü de görev ve yetki alanlarını çok iyi biliyordu. Bir bütünün, bağımsız ancak bütüne hizmet eden parçaları olduklarını çok iyi biliyorlardı. İnsan bedeninde gözü kulaktan, kulağı ağızdan üstün tutmanın mümkün olmadığı gibi bir şey bu. Her organın bedendeki görevi ayrılmış olmakla birlikte, hiçbir organ diğerinin işlevini de üstlenemiyor. Normal şartlar altında bütüne de ancak bu yolla hizmet ediliyor. Bir organın görevini diğeri yapmaya kalksa n’olur bir düşünelim. Kulakları devre dışı bırakıp başka bir organla işitmeye, dinlemeye çalıştın mı, nerenle dinliyorsun diye sorulur. Ağzı devre dışı bırakıp burnunla konuşmaya kalkarsan, burnunu her “….” niye sokuyorsun derler. Ya da bütün işlevleri tek bir organla mesela gözünle yapmaya çalıştın mı, vallahi gözcağız kalpten gider. Atalarımız her ne kadar “bir” likten kuvvet doğar demişse de örnekte görüldüğü gibi birlikten her zaman kuvvet doğmuyor. Anlayacağınız üzere, bu örneklemelerin hepsi kuvvetler ayrılığı prensibinin gereği olan yasama, yürütme ve yargıyla alâkalıydı. Prensip böyle olmakla beraber, ne yazık ki son yıllarda kuvvetler ayrılığı bilinçli olarak ihlal edile gelmiştir. İktidar kanalıyla yasama, yürütme işlevini kaybetmiş, can çekişen yargının da işlevsizleştirilmesi istenmiştir. İşin acı taraflarından biri ise “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olarak suçlu kabul edilen iktidar partisinin “Yasamayım, yürütmeyim, yargıyım. Ne mutlu benden yana” anlayışıyla baskı uygulamalarına hız katıp ihlallerine devam etmesidir. Ancak bu ihlaller, yasamayla yürütmenin öldüğünün, yargının ise öldürüldüğünün açık delilidir. Buyurun otopsiye. Mecliste çoğunluğu ve iktidar olmayı fırsat bilip, milletin aleyhine yasa çıkartmak, muhalefetten gelen önergeleri reddetmek, anayasaya aykırı yasaları yürürlüğe koymaya çalışmak, menfaat sağlayan, yandaş korumaya yönelik çıkarcı yasalar çıkarmak ve bunların tamamına yönelik istek ve eylemde bulunmak; yasama organı olan meclise darbe yapmaktır, halk iradesini yok saymaktır. “Tezkere geçmezse, memura maaş ödeyemeyiz” gibi sözlerle küstahça tehdit etmektir. Yasayı da yasamayı da yaparım! demektir. Cumhurbaşkanı benim adamım, bakanlar kurulu da benim kadrom, istediğimi istediğim gibi yürütürüm demek, yürütmeyi durdurmak demektir. Cumhurbaşkanı eliyle, devletin bütün kurumlarına kendi adamlarını atattırmak, cumhurbaşkanını hükümetin mührü gibi kullanmak, ekonomiyi çıkmaza, ülkeyi borç batağına sokmak, milleti bölmeye teşebbüs etmek, sahte darbe planlarını orduya atfederek orduya darbe yapmak, yok etmeye çalışmak, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü ayaklar altına sermek, devletin ve milletin malını domuz gibi yemek, yenmesine müsaade etmek, milletin psikolojisini bozmaya yönelik eylemlerde bulunmaya kararlılıkla devam etmek demek; yürütmeyi yürütmemek demektir. Hem yasamayım hem yürütmeyim yargı da olsam olmaz mı bile demeden, “ben bu davanın savcısıyım” diyerek yargı perdesinden konuşmak, üst düzey hukukçular ağızlarını açtığında “ yargı siyasallaşıyor” yorumunda bulunmak, yasama ve yürütme olarak yargı üzerinde baskı oluşturup yargının siyasallaşmasını sağlamak, mülkün temeline adalet yerine kendini koymak, mobil mahkemeler oluşturmak, yargının tamamına kulak misafiri kesilmek, tarafsızlığı sağlama adı ve aldatmasıyla yürütmeye yandaş, onu koruyup kollayan ve onun tarafından denetlenen bir yargı oluşturmaya çalışmak, yürütmeyle ilgili dava açan cumhuriyet savcılarını ve bu davalara bakan hakimleri açığa almak, görevden ihraç etmek, yargı reformu strateji taslağını Yargıtay’a sunma gereği görmeden AB’ye servis etmek demek; gönül rahatlığıyla kalemi kırmadan yargıya idam cezası verip infaz etmek demektir. Otopsinin sonucuna göre; AKP’nin iktidara gelmesiyle 85 yıllık ömrünün son 7 yılını bitkisel hayatta geçiren Y’ ler, AKP’ nin bilinçli cinayetine kurban gitmiştir. Ruhlarına el Fatiha. Darısı, taammüden işlediği cinayetten ötürü AKP’ nin başına. 20.11.2009
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sendikacı, öğretim üyesi, gazeteci, televizyoncu, yazar, korgeneral, orgeneral, hakim, savcı….. Birer birer ya tutuklandılar ya soruşturma geçirdiler ya da görevden alındılar. Sebep? Atatürk’ü ve O’nun emanetini sevmek, korumak. Son olarak iki gazeteci, Başbakanın bursçu işadamı ve Talat’la yaptığı telefon görüşmelerini dergisinde yayınladığı için gözaltına alındı, ardından da tutuklandı. Hemen arkasından YARSAV Başkanı ile bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı hakkında da “meslekten ihraç” ve “yer değiştirme” istemiyle soruşturma başlatıldı, dava açılması için iddianame hazırlanıyor. Sebep? YARSAV Başkanı Cumhuriyet mitinglerine katılmış, destek vermiş. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ne yapmış? Kayıp trilyon davasında Abdullah Gül yargılansın demiş. Olanları izlerken, Sokrates’in idama gidişini hatırlayıverdim. Karısının ağlayarak “seni haksız yere asacaklar” demesine Sokrates’in; “haklı yere assalar daha mı iyi? ” şeklindeki cevabını düşündüm. Haklı yer, haksız yer, kim haklı, kim haksız, kime göre suçlu, kim neden suçsuz? İşin içinde Sokrates varsa, felsefe de doğal olarak vardır tabii… Sonra yine, Yılmaz Özdil’ in iki yıl önce yazdığı yazıyı hatırladım. İstiklal Marşı’nın söylenmeyeceğini, Nutuk’un, Atatürk rozetinin, Gençliğe Hitabe’nin yasak ve sakıncalı nesneler sınıfında toplanacağını, Atatürk ilkelerinin öğretildiği her yerin, Atatürk terör örgütü hücre evleri olarak adlandırılacağını kısacası Atatürk’ü ve Türklüğü anımsatan her şeyin yıldan yıla nasıl da suç unsuruna dönüştüğünü, dönüşeceğini yazmıştı. Suç sürecini Sonra bir şeyi daha anımsadım. Ülke idaresindekiler, Ermeni’yle barışacaklarını zannedip bayraklara yasak açılımı yaptıklarında, PKK terörünü yok edeceklerini zannedip Kürt açılımı adı altında dağdan inen teröristlere devlet töreni hazırladıklarında, teröristlere 5 milyar verdiklerinde, “vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” dizelerindeki acıyı anımsadım. Evet acı vardı, çünkü; uydurma senaryo gereği hapse atılanlar, uydurma bahanelerle soruşturma geçirip görevinden ihraç edilecekler, uydurma bir bitirme planıyla darbe yapmaya çalışanlar suçluydular. Sizin neyinize, vatan, millet sevmek, Atatürk’ü anmak, yaşatmak. Suçlusunuz işte. Bundan büyük suç mu var şimdi memlekette?... Hâl bu iken, şimdi ben, Sokrates’in karısı gibi üzülüp ağlamalı mıyım, Sokrates gibi teselli mi bulmalıyım? Olup bitenler karşısında nasıl davranmalıyım? Bütün bunları düşünürken, işte o ara boğazımdan acı bir kahkaha kendiliğinden çıkıp yayılıverdi yüzüme. Gülmekle ağlamak arasında kalıverdim. Gülerken ağlama, ağlarken gülme halleri gibi de değil. Tam bir gelgit... İyi de niye ağlayacaktım? Yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız onur için değil miydi? Kararımı verdim. Ağlamayacağım. Ağlayacaklar belli. Memleketi kundaklayıp yangın başlatanlar, büyütmek için de suç unsuru kabul ettikleri sebeplerle yangını her gün körükleyenler düşünsünler. Kendilerini, kendi başlattıkları yangının tam ortasında yanarken bulduklarında gözyaşları belki lazım olur. Çünkü; Çember, memleketi kundaklayanlar için de daralıyor. Merak etmeyin, bu fal çıkar.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Okullarda temizlik, elektrik, su giderleri için öğrencilerden para toplanırken,
Toplanamadığı zamanlarda da elektrik ve su kesintisi olurken,
İşsiz güçsüz baba, çocuğunun cebine simit parası bile koyamazken,
Ufacık bedenler geçim sıkıntısı çekiyorken,
Öğretmenler, doktorlar içler acısı haldeyken,
Üniversite öğrencileri, Fettullah’ın örgüt evlerinde karın doyurmak zorunda kalırken,
RTÜK üyelerinin 6 milyar maaş alması gücüme gidiyor.
Şehit ailelerine maaş bağlanmayıp, taş çatlasın 10 aylık RTÜK maaşı kadar sadece tazminat ödenirken,
Memlekette asgari ücretle bile iş bulunamazken,
İnsanlar, tuvaleti hâlâ dışarıda olan evlerde kiracı olarak sürünüyorken,
İnsanlar, evin ortasında leğen ve kovayla yaşıyorken,
Üniversite öğrencileri barınma sorunundan dolayı tarikatların pençesine düşüyorken,
RTÜK üyelerinin 4 milyar kira yardımı alması, 70 metrekarelik makam odalarında oturması gücüme gidiyor.
Vatandaş cankurtarana (ambulansa) parasız binemezken,
Vatandaşın cenazesi bile parayla taşınırken,
Aileler, çocuklarının servis parasını ödeyemezken,
Bilet parası olmadığı için vizeye, finallere giremeyen üniversite öğrencileri varken,
Zoraki bulunan asgari ücretli işe servis olmadığı için, insanlar sabah akşam
RTÜK Başkanı’nın Mercedes, Audi ve Volvo olmak üzere 3, üyelerin ise 1 tane Volvo makam arabalarının olması gücüme gidiyor.
En düşük işçi emekli maaşı 630 milyonken,
Yediğimiz simit, içtiğimiz sudan bile vergi alınıyorken,
Denizi görmeyen, karın ne olduğunu bilmeyen insanlar dururken,
Tayini çıkan öğretmen, doktor, polis taşınma giderlerini kendi ceplerinden karşılarken,
Şehir stadında yapılan bayram törenlerine, ilkokul öğrencileri yürüyerek gitmek zorunda kalırken,
Eğitime katkı sağlamak için kurulan vakıflar, kısa mesaj ya da sanatçılar yardımıyla ekranlarda dilenirken,
RTÜK üyelerine, her yıl yurt dışı gezi ve toplantılara katılmaları için maaşları kadar, Ankara dışında oturan üyelere her hafta sonu ikametlerine gidiş gelişleri için yurt içi harcırah ödenmesi gücüme gidiyor.
Sigarayı perdelemekten ve 70 metrekarelerde lorke çekmekten başka bir işe de yarasalardı keşke.
27.10.2009
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ne yazacağımı, neyi, nasıl yazacağımı bilmeyen bir halde başlıyorum yazıya. Hırsım, öfkem, kızgınlığım, çaresizliğim öylesine kamçılanıyor ki, duygularım düşüncelerimi ordan oraya çarpıp dururken anlık düşünce geçişleri bile zorlaşıyor nerdeyse.
“Ey şanlı Ülkenin, şanlı Ordusu
Unutmam Kafkas'a girdiğin günü
Gelirken koğmaya Turan'dan Rus'u
Ayağını Karadeniz öptü mü?”
Bu dörtlükteki minnettarlığı görmüşse gözler, yaşlar sicim gibi akıyorsa, düşünebilmek mümkün olabilir mi?
Azerbaycan’ın eşsiz şairi, milli vicdanı Ahmet Cevat’ın Türk Ordusu’na yazdığı şiirden bir dörtlüktür yukarda okuduğunuz. Bakü’yü, Ermeni- Rus ordusunun işgalinden, mezaliminden kurtaran Türk Ordusuna duyulan sevginin, sevincin, minnettarlığın, övüncün, göstergesidir bu dörtlük, tıpkı aşağıdaki gibi;
"Şu karşıki duman çıkan bacadan
Sen gelmeden iniltiler çıkardı.
Gecikseydin mazlumların feryadı
Yeri, göğü, kainatı yıkardı"
Aynı Ahmet Cevat, İstanbul’un İngilizler tarafından işgaline de;
"Ben sevdiğim mermer sineli yârin
Diyorlar koynunda yabancı el var
Bakıp âfaklara uzak yollara
Ağlıyormuş mavi gözler İstanbul."
dizeleriyle böyle kederlenmiştir. Kederlenmekle de kalmayıp birçok gönüllü gibi Türk Ordusu’na katılarak savaşmıştır. Para toplamışlardır Azerbaycan’da.
Buymuş kardeşlik bağları işte o zamanlar. Kardeşlik dendiğinde, düşmana karşı birlik olmak anlaşılırmış. Kardeşe tekme atıp, düşmana kucak açmak yokmuş o günlerde. Ne yapıldığı belliymiş, ne denildiği de. Bayraklara yasak gelmezmiş o vakit. Kardeş kardeşe nota vermezmiş Ermeni çocuğuna yaranmak için. Yaban ellerin havaalanlarının kargo girişlerinde don-gömlek soyulduğunda gık diyemezken, yaban ellerin önünde kovmazmış kardeşini. Kalleşlikle karıştırılmazmış kardeşlik.
O vakitler öyleymiş kardeşlik, öncesinde de öyleymiş ki, biz de çıkıp gelmişiz Karabağ’dan, Karabağ’ın Gence Kasabası’ndan. İşgal varmış çünkü, zulüm, talan varmış Karabağ’da. Bölük bölük, akın akın kopup gelmişiz oralardan. Yerleşmişiz Erzurum, Kars, Sivas, Adana’ya. Papak demiş dedelerimiz köyün adına. Papak demek, yünden başlık, külah demek. Dedelerimiz köyün adına nerden geldiklerini, nasıl geldiklerini unutmamak için Papak dediler belki de.
Papak dediler ama, bilmediler ki, sonradan gelenler unutacak. Hem öyle bir unutmak ki, hafıza kaybına uğramış gibi yok sayarcasına. Nerden mi biliyorum? AKP ye verilen oylardan ne yazık ki. İnsan kendisine böyle mi ihanet eder? Hangi yanınla AKP’li hangi yanınla Azerisin, diye sormazlar mı adama? Yüreğinin ne kadarı seviniyor AKP’nin Ermenistan’a yaptığı açılıma, yüreğinin ne kadarı üzülüyor Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği notaya, diye sormazlar mı adama? Çok değil, üç nesil öten gelmeyip de kalsaydı oralarda yine destek verir miydin, demezler mi?
Ahmet Cevat sormuş işte; “Hanı sevgi, hanı veten, de harda qaldı millet?”
Ya da mezarından kalkıp “Ermeni nereni öptü?” diye mi sorsa…
Ağlamak çaresizliğin sonucuysa;
“Azerbaycan’dan, Karabaq’dan gelmişem men aybalam, unutmuram.”
diyerek ağlıyorum ve çaresizim.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Şu Ig Nobel var ya hakikaten de çok matrak. İnsan Nobel’i görünce ciddi bir şey zannediyor ama değil. Ig Nobel ne derseniz; İngilizce’de şerefsiz anlamına gelen ignoble kelimesi varmış, ondan uydurulmuş. Gerçek Nobel’i ti’ye alan ve ona alternatif olarak dağıtılan bir ödülmüş bu.
Ödülün özelliği şu; yeniden üretilmeyecek ve üretilmemesi gereken bilimsel çalışmalara veriliyor olması. Bu ödülü alınca para, ev, araba sahibi olunmuyor. Sadece kazanan çalışmalar prestijli bilim dergilerinde yayımlanıyor.
Peki niye veriliyor derseniz maksat şuymuş; hem hayal güçlerini onurlandırmak hem de insanların dikkatini bilime çekmek. Önce güldürmek sonra düşündürmek.
İşte ödül alan çalışmalardan bazıları:
“bok böcekleri neden yemek seçer?”
“kara tahtadaki tırnak gıcırtısı neden rahatsız edicidir?”
“anüsten parmakla masaj yöntemiyle hıçkırığın durdurulması”
“inek tezeğinden vanilya üretme”
“güvercinlerin pislemediği bir bronz heykelin kimyasal analizi”
“mallard ördekleri arasındaki ilk homoseksüel, ölü sevicilik vakası”
”kılıç yutmanın yan etkileri”
“sardalyaların birbirleriyle yellenerek iletişim kurduğu”
“koyunları farklı yüzeyler üzerinde sürüklemek için gereken kuvvetler”
“politikacıların benzersiz basitlikteki kişilikleri”
“gereğine bakılmaksızın kullanılan uzun söylemlerin sonuçları”
E tabi bu yılkini de unutmamak lazım.
Gaz maskesine dönüşen sutyen… Kamu sağlığı dalında…
Askıları yüze takmak içinmiş, “acil durumlarda” 2 ayrı gaz maskesine dönüştürülüyormuş, içerisinde filtre bulunuyormuş, kimyasal silah saldırısından korunmak için tasarlanmış ve en önemlisi farklı zevkler için pamuklu, dantel ve ipekli seçenekleri de varmış.
Kimyasal saldırıda bu buluşun gerçekten var olduğunu bir düşünsenize. “Yok ben pembe isterim, yok benimki dantelli olsun, yok ben saten olanı severim, yok kırmızı olanı olmazsa olmaz.” Milletin gazdan değil de sutyen kavgasından öleceğinden şüpheniz olmasın. Allah’tan ki bir kerelik yapılıyor bu çalışmalar.
Durun daha bitmedi. Bu süper buluş kimin üstünde denendi biliyor musunuz?
Nobelli Orhan Pamuk.
Adam gerçeğini aldı, paraları götürdü ama gözü hâlâ Nobel’de. Nobel, ignoble (afedersiniz Ig Nobel diyecektim de, gayri ihtiyarı dokunuverdi parmaklarım) olmuş fark etmez, Nobel olsun da nasıl olursa olsun. Almasa bile sutyene eşlik eder.
Seni………………. tövbe tövbe. Tez zamanda kulağına, burnuna pamuk tepilsin, gözünü toprak doyursun emi.
Neyse, ödül alan son üç ayrı çalışma var ya hani, düşündürdü beni. Ayrı ayrı ödül alınır tabii dedim kendi kendime. Marifet üçü bir aradayken ne aldığın. Baksanıza şuna;
“Gereğine bakılmaksızın uzun söylem kullanarak, koyunları farklı yüzeyler üzerinde sürüklemek için değişken kuvvetler uygulayan, benzersiz basitlikteki kişilikleri olan politikacıların yeniden ürememesi…”
Çok güldüm de, niyeyse bir kere düşündüm. Demek ki bilime karşı yeteneğim yokmuş. Ama, bilim yeteneği olup ta ödül almak isteyen varsa, böylelerine her gün tonlarca nasıl küfür edilir araştırmasını üzerimde yapabilirler. Hem de defalarca. Buradan ilanen duyurulur.
08.10.2009
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kuzeyden güneyden, doğunun ortasından, uzağından batıdan, ekvatordan kutuplardan… Karşı komşu, yan komşu, arka komşu, alt komşu, üst komşu, uzak komşu, yakın komşu, komşunun komşuları, komşunun komşularının komşuları. Rusya, Almanya, Fransa, İran, Suriye, Küba, İtalya, İngiltere, Brezilya, Cezayir, Mısır, Ukrayna, Kore…….. Daha mı? E bu kadar ipucundan sonra gerisi de size. Peki niye mi? Avrupa Güvenlik İşbirliği Konferansı (AGİK) toplanıyor desek; en son 1992 de 51 ülkeyle yapmıştı son toplantısını, aşar. AB, ülkeleri karıştırdı zirveyi Brüksel yerine Ankara’da yapıyor desek; aday adayı bile değiliz, kat’i surette mümkün değil. Dünya Ekonomi Forumu, yani daha bilinen adıyla Davos desek, van minut’u bir umut diye değerlendirmeyecekleri için, en iyisi mi bunu unut. UNESCO desek, başkanlığı almadık ki. UNICEF desek, çocuk haklarının korunması demektir ki, ben derim yanından bile geçmesek. Ha diyeceğim ki, dünyadaki bütün Müslümanlar, bizdeki Müslümanlığa imrendi, Müslüman Topluluklar Birliği’nin merkezini Türkiye yapacaklar, e o zaman ne işi var Yahudi’yle Hıristiyan’ın? Durun bakıyim, 185 üyesiyle Birleşmiş Milletler olmasın? 95 yabancı büyükelçiyi ve parti liderlerini de katarsak 85’ in üstüne, olmaz, 185’i aşar, o da değil. Yoksa, Oscar ya da Nobel Ödül töreni benim güzel ama yalnız zannedilen ülkemde mi yapılacak? Allah’ım bu ne büyük bir şeref. Geçen yıl, Atatürk’ü oynasın diye nerdeyse yalvardığımız Kevin cığım da olacak mı acaba? Şimdi ne alâkaysa birden aklıma Vizontele geldi. Televizyonu anlatıyor ya belediye başkanı elinde mikrofonla, diyor ya hani radyonun resimlisi diye. Ordan bağırıyor Cem Yılmaz da; “Zeki Müren de bizi görecek mi?” Ben dedim ne alâka diye. Siz de ne alâka diyorsanız, dam üstünde saksağan vur kazmayı beline gitsin. Evet, kesin ödül töreni var ve bu ödüllerden Nobel olanı büyük düşünce ve fikir kadını Sezen’e. Oscar’ı da, ıııım, elbet bulurlar verecek birilerini canım. Onu da mı ben söyleyeyim. Neyse daha fazla uzamasın. Ne o, ne bu, ne öteki, ne de beriki. Söz konusu AKP’ nin kongresi. Dile kolay 85 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarına davetiye gönderdi Tayyip Erdoğan. 95 büyükelçiye de tabii. Yaaaa. Kimi örnek aldı acaba merak ediyorum? Sanırsın ki, adam uluslar arası parti kurmuş, dünyayı yönetiyor. Biz adamı şöyle böyle diye eleştirip dururken, adamcağız dünya lideri olmuş da bizim haberimiz yok. Eş başkanlığını, van minutu hatırlayınca anormal değil aslında. Yine de, davet edenin niye davet ettiğini anlamasam da, gelecek olanın niye geleceğini merak ediyorum doğrusu. Ama ne yalan söyleyeyim, Oscar ihtimali olsaydı katılasım vardı. Kevıncığım da belki beni görürdü.
28.09.2009
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kafamı toparlayamadığım için yarım bıraktığım birkaç konu olmasına rağmen, dünya gündemine SEKS oturunca, benim de ne zamandır aklımın bir köşesinde asılı duran bu konuyu yazayım dedim. Benim için değişik bir konuda yazmak halen toparlanamayan kafam için ne yalan söyleyeyim epey yorucu oldu. Bakalım neymiş.
Bugünkü gazetelerde kaç tane SEKS üzerine haber gördüm, bilmiyorum. Gördüm, sadece başlıklarını gördüm, içlerini okumadım, biri hariç. O da “Barcelona’da sokakta SEKS skandalı” başlıklı olanı. İşte o haberden bir cümle;
“İnsanlar ulu orta, pantolonlarını indirip şehirdeki tarihi eserlerin etrafında cinsel ilişkiye giriyorlar.”
Tarihi eserlerin etrafında olmasa da, parkta olsa normal mi sayılacak dedirten bir cümle bu okunduğu üzere. Ne var ki benim takıldığım tarihi eserin içi, etrafı falan değil.
Elbette ki uluorta SEKS! yapmak.
İnsan hayatındaki en önemli temel içgüdülerden biri yemek yemek, diğeri ise cinsellik. Yeryüzünde ilk insanın ortaya çıkışından beri var olan, ilk çağlardan itibaren dillendirilen, “temel içgüdü”lerden biri kabul edilen cinsellik, kadın ve erkek arasındaki en yakın ve paylaşımcı eylem olarak kabul görür. Eflatun “Sempozyum” adlı eserinde “Neden cinsellik vardır?” sorusuna, “bir tamirat/yenileme” şeklinde cevap vermiş ve konuyu bu yönüyle ele almıştır. Belki de en kötü ortamlarda bile geçerliliğini sürdürüyor olması bundandır.
Mesela, insanların daha çok yemek için orda burda sürekli birbirini yerken bile her ne şartta olursa olsun SEKS yapıyor olması..
Bu da demek oluyor ki, SEKS ve yemek olmazsa olmaz. Tamam.
Olmazsa olmazlardan birinin ulu ortalığına dönersek, bunların en ortada olanı yemek yemektir ki, bazen yemeğin bile rahatlıkla yenilemeyeceği durumlar olabilmektedir. Diğeri ise; en gizli olanıdır. Sadece iki çift gözün şahit olduğu, gördüğü, görmesi, gerektiği bir olaydır. İnsanların cinselliğini hayvanların cinselliğinden işte bu 3. bir gözün olmayışı ayırır. Ancak anlaşılan o ki, böylesine gizli olan gitgide alenileşmektedir.
Yukarıdaki cümleyi hatırlayarak bu alenileşmeyle ilgili ben de şunları sorgulayabilirim sanırım.
Bu işin uluorta pantolon indirip yapılanı SEKS oluyorsa, uluorta ama pantolon indirmeden öpüşüp, elleşmenin adı ne oluyor?
Uluorta pantolon indirip yapılınca skandal olan; uluorta pantolon indirmeden, ama nerdeyse yarı çıplak, ama nerdeyse o görüntüyü vermek niye skandal olmuyor?
Gerçekte, sanalda zaman, mekan tanımadan bu işi herkesin gözleri önünde orda burda yaptırtacak kadar insanları dürten ne, sadece bir hormon mu, suçun ne kadarı hormonların üstüne atılabilir?
Bu kadar önemli ve gizli olan bu konu, önemsizleşmiş midir ki gizliliğini kaybetmiştir?
Şöyle de sorulabilir; SEKSin gizliliği, görünmezliği ve dokunulmazlığı bitti mi ?
Cinsel ilişki sırasında aktarılan erkek spermi ile kadın yumurtası arasındaki ‘bir’leşmenin, sadece basit bir üreme fonksiyonu olarak nitelendirilemeyeceğini söyleyen bilim adamlarının düşüncelerini de dikkate alırsak, gerçekten de sorgulanması gerekir.
Konunun ülkemiz ve diğer ülkeler açısından da durumuna bir göz atayım dedim. Ne de olsa her şey bir kıyas gerektirir ve bu kıyas genelde ileri ülkelere göre yapılır. Bizim ülkemiz de birçok konuda ileri ülkelerden geri olduğuna göre bu kıyas kaçınılmazdır. Bu kıyas kimin ileri kimin geri olduğunu gösterir mi bilinmez ama benim düşüncelerimi gösterdiği su götürmez. Kendi ülkemden başlayayım.
Diyelim ki, ailede müthiş bir baskı var, kız ya da erkek arkadaşınızın olduğunu bile söyleyemiyorsunuz, çünkü çok ayıp. Diyelim ki din baskısı var, kız arkadaşınızla el ele bile tutuşamıyorsunuz, çünkü günah. Diyelim ki cinsel eğitiminiz sadece, lisede biyoloji dersinde gördüğünüz üreme sisteminden ibaret, kadın ya da erkek bedenini bile tanımıyorsunuz, çünkü o yaşlar için bu bilgi yeterli. Kısacası en önemli dürtünüz hep baskılanmış, sınırlı kalmış, fırsatını bulunca da sınırsızlaşmaya çalışmış. Nasıl mı?
Bizim gibi geri kalmış, ileri gitmekte zorlanan ülkelerdeki tv kanallarında müzikle birlikte SEKS mesajları yayınlanır. Boyutu verip arkasından da telefon numaraları verilir. Kulak müzikteyken, gözler o mesajları okumaktadır. Okudukça bu kadar da olmaz ki dedirtir insana. SEKS kanalı mı müzik kanalı mı olduğuna karar vermek zorlaşır. RTÜK, kötü örnek olması bakımından filmde içilen sigarayı perdelerken, bu mesajların uluorta yayınlanmasına neden seyirci kalır diye düşünülür. Her gün birileriyle yatıp kalkanları magazin haberi diye gece gündüz demeden yayınlayanları neden ikaz etmez diye sorulur.
Hele sanal alemde daha bir sapıtmışlığa rastlanılır. Akıl ve fikirdeki tek şey sekstir. Yeni kaydolunan bir sitede gelen mesajlardan ilki; evli, bekar, arkadaş ister misin dir. Hatta kadın erkek olduğunun bile önemsenmediği durumlar olabilir. Normal insanlarda bu durum bulantıların başlamasına sebeptir.
Günlük hayatta da uluortalığı görebilmek mümkündür. Tatil yerleri özellikle plajlar, üniversite yerleşkesinden bağımsız kız- erkek öğrenci yurtlarının önleri, disko ve barlar, sinemalar. Uluorta pantolon indirmeden yapılanın en çok görüldüğü yerlerdir buralar.
Ve ayrıca kadının erkekten, erkeğin kadından tatmin olmayarak kendi cinslerine yönelme sapkınlığının modalaşması modasının hiç bitmediği de görülür. Çünkü insan hakları kapsamında cinsel tercihini yaptığı gerekçesiyle dokunulmazlığa bürünmeleri ve bunun için anlayış ve kabul görmeleri söz konusudur. Ne varmış canım anlayışı nasıl da yayılmıştır.
Sınırsızlaşmaya çalıştıkça tatminsizleşen SEKS dürtüsü, bizim ülkemizde fırsatını bulunca böyle sınırsızlaşmaya çalışıyor işte.
Peki, biz böyleyiz de ya diğer ülkeler? Habere göre durumları epey bir vahim. Ve aslında biliyoruz ki, sadece bu haberle sınırlı değil oralarda yaşananlar. İşte bu noktada şu soru geliyor:
Bu durumda ileri dediğimiz ülkeleri bizden daha mı ileri daha mı geri kabul edeceğiz?
Aslında bana öyle geliyor ki, bu işin ileriyle geriyle çok da ilgisi yok. İlerlemeyle doğrudan ilgili olsaydı diğer ülkelerde bu türden haberlere rastlanmazdı. Cinsellikle ilgili anlayışın pozitif yönde değişimi için ilerlemeye gerek duyulsa da, ben özünde bu işin ahlakla ilgili olduğunu düşünüyor ve savunuyorum. Benim için SEKSin haberdeki gibi yaşanıyor olması, SEKSi SEKS olmaktan çıkarıp, hayvanlar alemine geçişin göstergesidir. Ama burada hayvanlarınkine ahlaksızlık diyemeyeceğimiz gibi hayvanlar ahlak bozukluğu gösteriyor da diyemeyiz. Ama söz konusu insan olunca rahatlıkla ahlâksızlık ya da ahlâk bozukluğu ifadelerini kullanabiliriz. En azından ben derim.
Ahlaksızlığın adı cinsellik olamaz, ahlaksızlığın sebebi aşırı salgılanan hormonlar olamaz. Dolayısıyla ahlaksızca yapılanı da SEKS sayılmaz. Gerçi Freud bu sözlerimi duysaydı mezarından fırlayıp kızgın demirle üstüme saldırırdı. Çünkü Freud’a göre ahlak, kızgın bir demir gibi SEKS dürtüsünü dağlıyor.
Kim ne dersin cinselliğin önemini kabul etmekle birlikte, bunun, gizemiyle, dokunulmazlığıyla, görünmezliğiyle, aşkla, sevgiyle bir bütün halinde yani insana en yakışan haliyle yaşanması gerektiğini savunanlardanım. Madem ki bu iş basit bir üreme fonksiyonu değil, madem ki bir yenilenme ve tamirat, e o zaman adam gibi.
Yok öyle uluorta yapmak.
06.09.200
Not : SEKS kelimesinin büyük harfle yazılmasının sebebi, küçük harfle yazıldığında blogcu tarafından sansürlenmesindedir.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
RTE, 3 çocuk yapın fetvasıyla üreyerek= çoğalmayı teşvik ediyordu bir zaman. Şimdi ise bölünerek çoğalmayı teşvik ediyor. Kimlerin kimi niye, ne için teşvik ettiğini, teşvik primlerinin neler olduğunu bilmeyenin kalmadığını bildiği için de edep bozuyor. Aslında yerden göğe kadar haklı. Ağız, edep bozmasın da ne yapsın. Adam içten içe bölünmek isteyenlerin varlığının ne kadar çok olduğunu bildiğinden tercüman olup yol açıyor onlara. Bölünün diyor bölünün, bölünerek çoğalın.
Mesela ben. Bu açılımlardan önce söyleyemezdim isteğimi. Ama şimdi, ben de bölünmek istiyorum arkadaş bana da bir açılım yapsınlar diyebiliyorum, diyorum da.
Evet istiyorum, bana da bir açılım yapılsın. Çünkü sarışın, yeşil gözlü olunca bir de Adana şivesiyle konuşmayınca kimse inanmıyor benim Adanalı olduğuma. Sen Adanalı değilsin, olamazsın, mümkün değil falan. Ya arkadaş etmeyin eylemeyin ben Adanalıyım, Adanalının da hasıyım, siz bakmayın benim görüntüme diyorsam da kabul görmüyor bir türlü dediklerim. Tamam dedem Selanik’ten gelmiş 5 yaşındayken de, e insaf yani 94 yıllık Adanalıyız bugüne bugün. Ne yani suçumuz; akrabalarımız gibi İstanbul, Bursa ve İzmir’e değil de, Adana’ya yerleşmiş olmamız mı? Kabul ediyorum kanımda Selanik kanı var, görüntüye de yansıyor ama bu kadar da insanın yüzüne vurulmaz ki. Bu durumda insan üzülüyor doğal olarak. Bu kadar hakaret, haksızlık olmaz. Baskı görüyoruz resmen. Öyle kimilerinin ki gibi yok türbanmış, yok zorunlu din dersiymiş. Tek tük konularda değil bu baskı. Maddi manevi baskının her türlüsü bize yapılıyor. Hele bir şekli var ki, akıllara zarar. Atatürk’ün memleketinden gelmişiz diye olmadık hakarete uğruyoruz. Soysuz oluyoruz, dinsiz oluyoruz, gâvur oluyoruz. Ruh sağlığımız bozuluyor, ruh bozulunca her şey bozuluyor. İflas edip işimizi kaybediyoruz, işimizi kaybedince eşimizi kaybediyoruz. Ailemiz parçalanıyor. Muhacir şivesiyle pardon diliyle şöyle ağız tadıyla konuşamıyoruz. İnsanın onuruyla bu kadar oynanmaz. Kardeşlik de bir yere kadar.
Yani sonuç itibari ile baskı altındayız arkadaş, mağduruz, demokratik haklarımızı kullanarak biz de bölünmek istiyoruz. Cumhurbaşkanı olalım, mecliste temsil edilelim diyoruz. AİHİMİ’ ye falan şikayet etmek istemiyoruz. Avrupa Parlamentosundan azınlık masası şefine gerek kalmasın diyoruz. Kopan haklarımızı Kopenhag’dan alalım demiyoruz. Dağa çıkıp terörist olalım demiyoruz.
Ne diyoruz? Şöyle güzel güzel bizi de bölün diyoruz. Bizi de bölün istiyoruz. Böyle tercümanla böyle açılımlar olunca, bizim halimiz de böyle olunca hani herkes bir yerleri paylaşıyorken geride kalmayalım diyoruz. Ben ve benim gibi memleketlerinde kabul görmeyen Selanik ve hatta Balkan muhacirleri olarak İzmir ve civarını da biz alalım diyoruz. Nasılsa Yunan elinden gelmişiz nasılsa İzmir de gâvur.
Ohhh bundan iyisi Şam’da kayısı. Biz bölünmeyelim de kim bölünsün.
Bu işin sonu şöyle ki olacak; bölelim, bölünerek çoğalalım diyenleri bu millet bir toplayıp iki duvara çarpacak. O olacak.
27.08.2009
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Ne desem, ne demesem, söze nasıl başlasam, sakin olup usturuplu bir eleştiri mi yazsam, yoksa şöyle Adana usulü döşensem mi? Haberi okuduğumdan beri beynimin dilime emir olarak gönderdiklerini ve dilimin de gelen emirleri bir an önce uygulamak için ne kadar heveslendiğini anlatamam, gerçekten anlatamam. Beynim dilime kimin için mi emir veriyor? Bu sefer öyle iktidar, siyasetçi, hırsız, sapık için falan değil. Kendini fasulyeden nimet sayan (sırık ya) Nil Karaibrahimgil için.
Duyduğumuza göre Neşet Ertaş sayesinde!? tanınmış. Acaba Neşet Ertaş, kendisini tanıyor muymuş?
Hahahaha….
Hasbinallah, şeytanın şerrine lanet, ya Allah ya bismillah
Tek taşını kendin aldın diye kendini atlastan mı sandın güzelim?
Akbaba olup millete saldırmayı yoksa sen de mi ganimet belledin?
Tanımazsan tanıma da, bu küstahlık niye a benim kariyer yapanım sen ondan haber versene?
Sen ve Neşet Ertaş, destur bir kere küçük hanım destur.
Bu ne cürettir ki, derinliğini bilmediğin suların sınırlarında cahilce geziniyorsun?
Bu ne hadsizliktir ki, 3 şarkı söyleyip, kıç kıvırmayla kendini Neşat Ertaş’la kıyaslamaya kalkıyorsun?
Bu nasıl bir terbiyesizliktir ki, gençlerin Neşet Ertaş’ı tanımadığı yönünde istatiksel bilgi verebiliyorsun?
Bu nasıl bir edepsizliktir ki, kendini gökyüzünde sanıp, acaba O beni tanıyor mu diyebiliyorsun?
Ben sana söyleyim; sen kendini popüler kültürün yarattığı uydurmalardan ayrı tutuyorsun ve saklamaya çalışıyorsun ama yine de davranırken onlar gibi davranıyorsun ve sakladığın gizli seni ortaya çıkarıyorsun.
Her ne kadar kendini o sığlıktan ayrı tutsan da, onlardan birini şak diye tanırsın ama Neşet Ertaş’ı tanımazsın. Kulvarlarınız ve yöntemleriniz farklı tanımamanı da kabul ederiz ama, sayemde tanındı dersen seni de alaşağı ederiz.
Sen, gençliğin sadece eğlence merkezlerinde, tatil köylerinde, İstanbullarda falan olduğunu zannediyorsun ama yanılıyorsun. Sen oralarda ağzını bir karış ayırarak dans edince ve şarkı söyleyince sanıyorsun ki alemin kraliçesi oldum. Müzik denince ilk akla ben gelirim, gençlik de ben ve benim gibileri tanır zannediyorsun.
Zaten sen hep zannediyorsun, yaptığını zannettiğin kariyerin de yaptığın densizlikle yerle bir oldu haberin olsun.
Neşet Ertaş’ın “Çıkageldi bir gözleri sürmeli”siyle, senin; “Aşkın şudur sözcük alamı: Arıyorsun sen belanı” yı bir tutarak milleti aptal yerine koyarsan cevabını alırsın.
Unutma ki küçük hanım, senin gibi densizler Neşet Ertaş’a ve onun gibi ustalara laf ederse bu ülkede onlara sahip çıkan çok olur.
Tanımazsan tanıma, ettiğin lafı tanı yeter.
“Cahildin, dünyanın rengine kandın zahir !” Başka ne deyim ki?
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı